Son resimde buranin meshur mensefi... Urdun denince akla gelen ilk yemek... MENSEF. Bu yemek icin burada zatilan cemid denilen tas gibi sert yuvarlak suyu tamamen suzulup tamamen katilasmis yogurt kullaniliyor. Once iri kemikli etler cok guzel haslaniyor, cemid kirilip, sicak suda 2-3 saat yumusayana dek bekletiliyor, sonra et suyu, normal su, biraz nisasta, yogurt ilavesi ile hafif koyu bir corba kivaminda pisiriliyor. Tepsinin dibine ince yufka ekmegi, uzerine et suyu ilavesi ile pisirilmis pilav, uzerine haslanmis, sonra da cemidli corbada da 10 dk. kadar kaynatilmis, iri etler, uzerine, az yagda kavrulmus bademler, uzerine de ince kiyilmis maydonoz ilave edilip, sofraya getirilir. Yaninda da meshur cemid corbasi... Tabaginiza aldiginiz pilav ve etin uzerine bu corbadan bolca gezdirilerek yenir, aslinda eski arap kulturunde elle yenilen bu yemegi biz kasikla yedik, ve de cok begendik, artik Urdune misafirim gelirse onlara ikram edecegimiz ilk yemegimiz hazir :) Bu da benim ilk mensef denememden goruntuler..
Thursday, June 09, 2011
KABE, MUCIZE, MENSEF....
Friday, May 06, 2011
BALIK SOFRASI
Balik en sevdigim yemeklerden biridir. Amerika'da firinda levrek hasreti cektigim gunler geride kaldi artik, ingilizce ismi sea bass olarak geciyor burada. Cok sukur taze ve lezzetli levrek bulmak burada mumkun. Gecen hafta gelen sevdigim arkadaslarim icin de farkli bir cesit olsun diye balik menusu hazirlamistim, bol salata cesitleri, ezogelin corbasi, firinda balik, uzerine de browni ve buranin unlu kunefesini cay esliginde yemistik.
Soframiz abartisizdi ama rengarenk salatalar beyaz masanin uzerinde oyle tatli gozukuyorlardi ki :)
Cok sevdigim, zeytinyagi, sarimsak ve limon suyu ile hazirladigim sosu, az tuzlu su da buharda hasladigim brokolilerin uzerine gezdiriyorum, ozellikle baligin yaninda mutlaka olmasi gerekenlerden...
Karisik marul salatasi da balikla ayrilmaz ikili... Sosu klasik elma sirkesi, limon suyu, iki kasik zeytinyagi ve az tuzdan olusuyor. Artik yaptigin herseyde, yada cogu yemekte zeytinyagini mutlaka olcerek koyuyorum. Bir ks. yagin 110 kalori civari oldugunu hatirlarsak, gecerli bir sebebim var demektir. :)
Sevgili arkadasim Zehracigimin yaptigi leziz domatesli soganli yesil zeytinli ,maydonozlu marul salatasi...
Besleyici borulce salatasi... Sabahtan suya islattigim kuru borulceleri haslayip, kuru sogan, maydonoz ilavesi ve misir ve minik domateslerle susleyip, sos olarak elma sirkesi, az zeytinyagi, tuz ve nar eksisini bol kullandigim salatam...
Veeeee, iste ana yemegimiz, sonradan tepsiyi yikamak biraz iskence olsa da baligin lezzetinden dolayi degdi dogrusu, kalan baligi da soguk olarak iki gun yedik esimle, hic bikmadan, soguk bile cok guzeldi.
Uzerine yedigimiz browninin tarifini tekrar denedigimde koyacagim, kunefe de hazir alindigi icin resmini cekmek aklima gelmedi, saglikli beslenmeye ne oldu diyorsaniz, bence cogul agir serbetli tatlilardansa buranin alti bol peynirli leziz kunefesi baligin uzerine guzel bir tercih :)
Hepinize sevgi dolu, saglikli gunler diliyorum.
Tuesday, May 03, 2011
Yermuk...
Yermuk Savasini okumanizi kolaylastirmak icin linki koyuyorum.
http://rehber.ihya.org/yenirehber/yermuk-savasi.html.
EZOGELIN CORBASI
Saglikli yasama gectik derken, baktim ki normalden daha cok tarif var eklemem gereken. Hem sevindim, hem de cocuklar uyumusken sizlerle bu hem cok lezzetli hem besleyici, hem saglikli corbayi paylasmak istedim. Paylasmayi cok seviyorum gercekten, zaten bu blogun amaclarindan biri de oydu benim icin. Sevdiklerimle, hatta tanimadigim insanlarla bile bildiklerimi paylasabilmek...
Bu ara hic yorumsuz gitse de blogum, bir yerde takip edenler oldugunu bilerek yazmaya devam ediyorum, bir kisiye bile bir hayrimiz oluyorsa ne mutlu bana...
Lafi uzatmadan gelelim corbamizin hikayesine. Benim icin zahmetli bir corba oldugu icin, genelde misafirlerime yapiyorum, ve gecen hafta gelen misafirlerimden de tam not alinca, hatta bloga koy, mutlaka yorum yazicaz dediklerinden ilk bu tarifle basliyorum. Aslinda cok kolay ama tum islemleri sirasi ile yapmaniz gerekiyor, ve normal mercimek corbasindan cok daha lezzetli oluyor.
Tarifimiz:
Duduklu tenceremize biraz zeytinyagi, ve minik dogranmis kurusaganimiz ekleyip orta ateste kavurmaya basliyoruz, biraz kavrulunca altini biraz kisip, salcamizi ilave ediyoruz, kavirmaya devam ederken, 2 su br. (2 cup) yikanmis kirmizi mercimek ekliyoruz, daha sonra 1 su br. bulgurumuzu ilave edip, artik tencereye yapismaya baslayinca 3,5 litre su ilave ediyoruz, tuz ve kimyon ilave edip, duduklumuzu kapatip, pisiriyoruz. Daha sonra corbamizi blendirdan gecirip, mutlaka tel suzguden geciriyoruz, kasikla posasini ezerek yavas yavas corbamizi guzelce suzuyoruz, bu asama cok onemli. Daha sonra tekrar kisik ateste ocaga koyup 1 br. kadar telsehriyemizi ilave edip, arada hafif karistirarak yarim saate yakin, sehriyeler pisene dek ocakta tutuyoruz. Sonra altini kapatabilirsiniz. Hemen icmezseniz corba koyulasmaya devam edecegi icin kivamina gore kaynar su ilavesi yapabilirsiniz. Ve biraz da kuru nane ilave edebilirsiniz.
Kesinlikle cok lezzetli bir corba, denemenizi tavsiye ederim, hatta deneyen arkadaslardan begenip begenmediklerini belirtmelerini de rica ederim :)) sevgilerimle...
Saturday, April 30, 2011
Daha Saglikli ve Lezzetli Pizza
Beni taniyanlar bilir, her yaptigim tarifi her zaman biraz daha saglikli hale getirmeye calisirim, bu sefer biraz fazla calistim :)
Pizza hamuru icin, gecen gun yaptigim ama cok su salan yogurdumun suyunu kullandim su yerine. Iki br. yogurt suyu, yarim br. siviyag, yarim br. sicak su, 1/4 cup beyazlatilmamis seker, 1 kasik tuz, 1 pk. kuru maya. Guzelce karistiriyoruz.
Sonra 1 cup ezilmis yulaf(oatmeal), 1,5 cup tam bugday unu, 2 cup pizza yada ekmek unu ilave ediyoruz, kivamina gore biraz daha un alabilir ama ele hafif yapisan, yumusak bir hamur elde etmemiz lazim. 20 dk. kadar agzi kapali mayalandirdiktan sonra, bir ks, yag ile yagladigimiz yuvarlak tepsimize hamurumuzun buyuk kismini alip, yaglanmiz elimizle aciyoruz, kenarlarina benim gibi tel peynir, yada cubuk cubuk kesitgimiz kasarlari koyup kapatiyoruz
Uzerine katkisiz ketcap yada domates sosundan 2-3 kasik yayiyoruz, biraz (cok degil, kalanini sonra tekrar rendeleyecegiz)kasar peyniri rendeliyoruz, onun uzerine, zeytin, sucuk, mantar, biber, domates gibi malzemelerimiz yayiyoruz, kenarina yumurta sarisi surup, susam,corekotu, keten tohumu serpiyoruz, ilik firina veriyoruz, 10-15dk. bekletip firini 180 derece de aciyoruz, pistiginde firindan alip uzerine istedigmiz kadar kasar rendeleyip 5. dk. daha firina veriyoruz. Veee sevdiklerimizle birlikte afiyetle yiyoruz. Hamurumuz fazla gelirse kalanini benim gibi kucuk pizzalar, pogaca yada cemenli minik ekmekler yapmak icin kullanabilirsiniz.
Afiyet olsun.
Bu kadardan birsey olmaz!!! (mi acaba???)
Bu yaziyi tum dostlarimla paylasiyorum, bence mutlaka bu yazi dizisinin devamini akwa sitemizden okuyun derim.Akwa sitesi calisanlarina ve Busra hanima bilgilendirdikleri icin tesekkur ediyorum.
Her yıl hastalıklar artıyor.Yeni yeni hastalıklar icat oluyor. Hastalanma ve ilaç kullanma sıklığımız artıyor. Eskiden yaşlılarda görülen hastalıklar şeker kalp gibi artık çocukluk çağına iniyor. Çocuklarımız giderek asileşiyor, giderek ahlakımız çöküyor. Sadece beden değil ruh sağlığımız da bozuluyor kötü beslenmeyle. Bu gidişle torunlarımızı düşünemiyorum.
Bu gidişatı durdurmak adına yapabileceğimiz birşeyler var mutlaka. Sağlığımızı düzeltmeye beslenmemizden başlamalıyız . “Ama ne yapabilirim herkes yiyiyor her yerde herşey var” demek çözüm değil. İlk olarak çok kısa ve net bir liste vermek istiyorum;
İlk önce tüketim alışkanlıklarımızdan başlamalıyız değişime. Markete girdiniz bir ürün aldınız “hmm nefis görünüyor” deyip sepete atmayın lütfen! Çevirin ve ambalajın arkasındaki miniminnacık içindekiler kısmını okuyun.
Çoğumuzun telafuz etmekte dahi zorlandığımız bu gizli kapaklı katkılardan hangileri en çok sakınılması gerekenler.Bir ürünü almadan önce içeriğine lütfen dikkat edelim ayrıntılı okuyalım.
Özellikle genetik harikası olan şu ibareler varsa uzak duralım:
-Furuktoz Şurubu
-Glikoz Şurubu
-Mısır şurubu
-Bitkisel Yağ (soya, mısır, pamuk tohumu veya kanola)
-Dekstroz
-Maltodekstrin
-Yüksek furuktozlu mısır şurubu (nişasta bazlı sıvı şekerler- NBSŞ)
-Sitrik asit
-Laktik asit
(yiyecek diyemiyorum) bu endüsrtiyel paketli ürünlerin içeriğinde bu ibareleri görürseniz almaktan kaçınmanızı tavsiye ederim. Bu ürünler GDO ihtimali %99 olan ürünlerdir. Ne anlama geldiğini hiç bilmediğiniz bu katkıları bünyenize alıp almayacağınızı beyninizde bir daha sorgulayın. Herşeyden sakındığınız kıyamadığınız yavrunuz bu endüstri ürünlerini hücrelerine sizin ellerinizle dahil edecek. Bir daha düşünün. Bozulan bir gen nesilden nesile aktarılarak torunlarınızın torunlarında dahi değişik hastalıklara sebep olabiliyor. Bu bir sorumluluktur. Bugunkü sağlığınızı korumak torunlarınızın sağlığı adına bana yüklenmiş bir sorumluluktur. İlk adım olarak lütfen aldığımız her ürünün içindekiler bölümüne bakalım…
Büşra Yaz ÖKTEN
Bu gidişatı durdurmak adına yapabileceğimiz birşeyler var mutlaka. Sağlığımızı düzeltmeye beslenmemizden başlamalıyız . “Ama ne yapabilirim herkes yiyiyor her yerde herşey var” demek çözüm değil. İlk olarak çok kısa ve net bir liste vermek istiyorum;
İlk önce tüketim alışkanlıklarımızdan başlamalıyız değişime. Markete girdiniz bir ürün aldınız “hmm nefis görünüyor” deyip sepete atmayın lütfen! Çevirin ve ambalajın arkasındaki miniminnacık içindekiler kısmını okuyun.
Çoğumuzun telafuz etmekte dahi zorlandığımız bu gizli kapaklı katkılardan hangileri en çok sakınılması gerekenler.Bir ürünü almadan önce içeriğine lütfen dikkat edelim ayrıntılı okuyalım.
Özellikle genetik harikası olan şu ibareler varsa uzak duralım:
-Furuktoz Şurubu
-Glikoz Şurubu
-Mısır şurubu
-Bitkisel Yağ (soya, mısır, pamuk tohumu veya kanola)
-Dekstroz
-Maltodekstrin
-Yüksek furuktozlu mısır şurubu (nişasta bazlı sıvı şekerler- NBSŞ)
-Sitrik asit
-Laktik asit
(yiyecek diyemiyorum) bu endüsrtiyel paketli ürünlerin içeriğinde bu ibareleri görürseniz almaktan kaçınmanızı tavsiye ederim. Bu ürünler GDO ihtimali %99 olan ürünlerdir. Ne anlama geldiğini hiç bilmediğiniz bu katkıları bünyenize alıp almayacağınızı beyninizde bir daha sorgulayın. Herşeyden sakındığınız kıyamadığınız yavrunuz bu endüstri ürünlerini hücrelerine sizin ellerinizle dahil edecek. Bir daha düşünün. Bozulan bir gen nesilden nesile aktarılarak torunlarınızın torunlarında dahi değişik hastalıklara sebep olabiliyor. Bu bir sorumluluktur. Bugunkü sağlığınızı korumak torunlarınızın sağlığı adına bana yüklenmiş bir sorumluluktur. İlk adım olarak lütfen aldığımız her ürünün içindekiler bölümüne bakalım…
Büşra Yaz ÖKTEN
Saturday, April 23, 2011
Bir film, bir kitap...
Amman'a ilk geldigimde okudugum Deccal Tabakta adli kitapta verilen bilgileri onaylayan, bana yaa demek bunlar gercekmis dedirten, yiyecekler, aspartam, monosodyum glutamat ve kanser tedavisi hakkinda bilgilendiren bir documentary film. Youtube'dan tamamini izleyebilirsiniz, ismini yazdigim GDO'lu urunleri anlatan kitabida tavsiye ederim.
Simdi dogal beslenme, saglikli yasam, 3 beyazdan kacis, market urunlerini, hazir gidalari kullanmama, bilincli beslenme ve katkisiz urunler secme uzerine odaklanmis durumdayim, insallah etkisi uzun surer.
Zaten gecen haftada su meshur fastfoodlarda tuketilen, marketlerde satilan ucuz et, sosis ve salamlar, ve her turlu ekonomik buldugumuz et iceren urunlerlerde kullanildigini dusundugum etlerin elde edilmesinde hayvanlara yapilan eziyetleri gosteren belgeseli izledim. Gozlerim yana yana, bakmak istemesemde baktim ki gercekleri gorup, isin ciddiyetini anlamak icin.
Bir yandan da o insanlara icimden saymadigim hakaret kalmadi tabii ki, nasil bu kadak gaddar, zalim ve vahsi olunabilir, aklim almiyor gercekten.
Marketten aldigimiz her renkli ambalajli, janjanli, rengarenk paketli urun, aslinda vucudumuzu eskitmekten, yormaktan, kanser hucrelerini artirmaktan baska bir ise yaramiyor. Aci ama gercek...
Artik yiyecek sektorununde, ve ozellikle ilac sektorununde amaci insanlari mutlu etmek, doyurmak, iylestirmek degil, daha cok para kazanmak... Belki bazilari nasil olsa vademiz gelince olucez, ne kadar dikkat etsekte vakti zamani gelince gidicez diyordur. Ama dinc, saglikli, akli basinda, her isini kendi yaparken, ali ayagi tutarken olmek var, birde kilolardan yuruyemez hale gelip, unutkanlik hastaligiyla evladini taniyamayan hale gelip, baskalarina muhtac, aci icinde olmek var.
Bir de isin diger yuzu, bu vucut da bize emanet ve emanete sahip cikip cikmadigimizin hesabi var... Bunun icin sizleri nefis terbiyesine ve bilincli beslenmeye davet ediyorum.
Ozellikle anneler, cocuklarinizi ve torunlarinizi koruyun bu amaclari farkli, yavrularimizi yavas yavas zehirleyen rengarenk market raflarindan! Size soyluyorum ama ben bile cogu zaman zorlaniyorum, yeni bir karar aldim artik, belki bende tam uygulayamayacagim, bazen kacamaklar olacak ama cocuklarimin beslenmesinde hazir gidalara buyuk bir sinirlama getirecegim, tamamen kisamam tabii ki, ama en aza indirgeme konusunda kararliyim, alternatifler icin dusunmeye basladim bile. Cunku bu gidalarin vucudu gelismekte olan cocuklara daha cok zarar verdigini ogrendim.
Baya uzun oldu ama benim icin onemli oldugu icin sizlerle paylasmak istedim. Hepinize saglikli, uzun, sevdiklerinizle mutlu bir omur diliyorum.
Resim Cok sevdigimiz Muhterem buygumuzden ogrenip, hatta kendisinin hazirladigi, baharat karisimi, corekotu, kavrulmus susam, zagter, kekik, kimyon, nane, pulbiber, karabiber gibi sevgidiniz tum baharatlari ekleyebilirsiniz. Kahvaltida kucuk bir tabak saf halis sizma zeytinyagi, baharak karisimiz ve taze tam bugday, yada tam tahilli ekmeginizle harika bir lezzet!
Thursday, April 14, 2011
Ders Veren Eşek...

Bir çiftçinin eşeği birgün bir hendeğe düşmüştü. Çiftçi onu oradan kurtarabilmek için ne yapması gerektiğini kara kara düşünürken, hayvancağız da sürekli acı çekiyor ve inliyordu.
Sonunda çiftçi kararını verdi:
"Bu eşek çok acı çekiyor ve üstelik de çok yaşlı" dedi. "Onu kurtarmak için saatlerce ter dökmeye değmez. Nasıl olsa ölecek... Ben şimdi, üstüne kürek kürek toprak atarım, hem eşeğimi gömmüş olurum, hem de tehlike oluşturan bu hendeği kapatmış olurum..."
Sonra da komşularına, küreklerini alıp, kendisine yardım için gelmelerini söyledi. Tüm mahalle halkı, dibinde eşeğin can çekişmekte olduğu hendeğe kürek kürek toprak atmaya başladı.
Üzerine sürekli olarak toprak atıldığını gören eşek, yürek parçalarcasına bir sesle bağırmaya başladı ve fakat bir süre sonra sesi duyulmaz oldu.
Çiftçi, eşeğin öldüğünü ve üzerinin toprakla kapanmış olduğunu sanarak hendeğin kenarına gitti, aşağı baktı.
Ve gördükleri karşısında bir anda dondu kaldı.
Eşek, kürek dolusu her toprak atılışından sonra silkiniyor, sırtındaki toprağı aşağı fırlatıyor ve sonra da öc alırcasına bir hırsla yerdeki toprağı ayaklarıyla eziyordu. Hendeğin çevresindeki tüm mahalle halkının her toprak atışında ise, sırtından silkeleyip ezdiği toprağın üzerinde biraz daha, biraz daha yükseliyordu.
Hendek dolarken eşeğin ise yukarı doğru çıkmakta olduğunu gören mahalleliler, önce şaşırdılar. Fakat kısa bir süre bu şaşkınlıkları, derin bir utanca dönüştü.
Çünkü hendeğe attıkları her kürek dolusu toprağı ezen eşeğin, çukurluğu önemli ölçüde kapatılan hendeğin ağzına kadar geldiğini ve şimdi de o kocaman gözleriyle kendileriyle baktığının ayırdına vardılar.
Eşek tüm gücünü toparlayarak bir atılım yaptı ve hızla sıçrayarak hendekten çıkmayı başardı.
Kendisini hendeğin dibine gömmek için üzerine kürekler dolusu toprak atan tüm mahalle halkına eşeğin verdiği dersi birlikte gözden geçirelim mi?
İşte bu iki dersimiz:
1. Yaşamımızda, pek uzağımızda olmayan kişiler bile üzerimize çamur atabilirler. Bir omuz silkmesiyle bu çamurları üzerimizden atabilir ve onları, ayaklarımız altında ezebiliriz.
Bu davranışımız bizi, daha da yükseltecektir.
2. Karşılaştığımız her sorun, yukarı çıkabilmemiz için önümüze gelmiş bir basamaktır. En umutsuz anlarımızdan bile, en derin hendeklerden bile ancak, onlar karşısında teslim olmayarak, onlara karşı direnerek kurtulabiliriz.
Sonunda çiftçi kararını verdi:
"Bu eşek çok acı çekiyor ve üstelik de çok yaşlı" dedi. "Onu kurtarmak için saatlerce ter dökmeye değmez. Nasıl olsa ölecek... Ben şimdi, üstüne kürek kürek toprak atarım, hem eşeğimi gömmüş olurum, hem de tehlike oluşturan bu hendeği kapatmış olurum..."
Sonra da komşularına, küreklerini alıp, kendisine yardım için gelmelerini söyledi. Tüm mahalle halkı, dibinde eşeğin can çekişmekte olduğu hendeğe kürek kürek toprak atmaya başladı.
Üzerine sürekli olarak toprak atıldığını gören eşek, yürek parçalarcasına bir sesle bağırmaya başladı ve fakat bir süre sonra sesi duyulmaz oldu.
Çiftçi, eşeğin öldüğünü ve üzerinin toprakla kapanmış olduğunu sanarak hendeğin kenarına gitti, aşağı baktı.
Ve gördükleri karşısında bir anda dondu kaldı.
Eşek, kürek dolusu her toprak atılışından sonra silkiniyor, sırtındaki toprağı aşağı fırlatıyor ve sonra da öc alırcasına bir hırsla yerdeki toprağı ayaklarıyla eziyordu. Hendeğin çevresindeki tüm mahalle halkının her toprak atışında ise, sırtından silkeleyip ezdiği toprağın üzerinde biraz daha, biraz daha yükseliyordu.
Hendek dolarken eşeğin ise yukarı doğru çıkmakta olduğunu gören mahalleliler, önce şaşırdılar. Fakat kısa bir süre bu şaşkınlıkları, derin bir utanca dönüştü.
Çünkü hendeğe attıkları her kürek dolusu toprağı ezen eşeğin, çukurluğu önemli ölçüde kapatılan hendeğin ağzına kadar geldiğini ve şimdi de o kocaman gözleriyle kendileriyle baktığının ayırdına vardılar.
Eşek tüm gücünü toparlayarak bir atılım yaptı ve hızla sıçrayarak hendekten çıkmayı başardı.
Kendisini hendeğin dibine gömmek için üzerine kürekler dolusu toprak atan tüm mahalle halkına eşeğin verdiği dersi birlikte gözden geçirelim mi?
İşte bu iki dersimiz:
1. Yaşamımızda, pek uzağımızda olmayan kişiler bile üzerimize çamur atabilirler. Bir omuz silkmesiyle bu çamurları üzerimizden atabilir ve onları, ayaklarımız altında ezebiliriz.
Bu davranışımız bizi, daha da yükseltecektir.
2. Karşılaştığımız her sorun, yukarı çıkabilmemiz için önümüze gelmiş bir basamaktır. En umutsuz anlarımızdan bile, en derin hendeklerden bile ancak, onlar karşısında teslim olmayarak, onlara karşı direnerek kurtulabiliriz.
Tuesday, March 29, 2011
Kahvaltilik tuzlu kek
Ama kesin olan su ki firindan ciktiginda ilik ilik, yaninda haslanmis yumurta, soguk bir bardak sut ve kahvaltiliklar esliginde super gidiyor, benim cok sevdigim bir lezzet...
Alt komsuma da sicak sicak ikram ettim, cok begenip tarifini aldi benden, kahvaltiya taze ekmek yoksa haftasonu ya bu tuzlu kekler yada pankekler imdadima yetisiyor, haftasonu kahvaltilari bizim icin ozel oldugu icin mutlaka farkli guzel birseyler olmali, sizde oyle yapiyorsaniz bu tarifi deneyin derim...
Lafi yeterince uzattiktan sonra gelelim tarifimize :
3 yumurta,
1/2 br. siviyag
1/2 br. sut
1/2 br. yogurt
1/2 br. misir unu
1 ve 1/2 br. un
kabartma tozu
1 tatli ks. seker
1 cay ks. karbonat
yarim demet dereotu
2 kup kup dogranmis patates
kup dogranmis sert peynir yada beyaz peynir
ve dolapta ne varsa, ben
dogranmis yesil zeytin
bir parca minik dogranmis sucuk
konserve yada donmus misir
biraz nane, pulbiber,tuz
Once kurulari, yani unu, kabt. tozu, karbonat, tuz ve sekeri ayri kapta karistiriyoruz. Ayri kaptada yumurtalari once cirpip, siviyag, sut ve yogurdu ekleyip cirptiktan sonra un karisimini ekliyoruz. Cok koyu olursa iki uc kasik daha yogurt yada sut ekleyin. Sonra diger malzemeleri ekleyip kasikla karistirip yaglanmis kalibimiza dokup, 18- C de kizarana dek pisiriyoruz.
Ben bir kismini minik kek kaliplarimda, bir kismini da dikdortgen borcamda pisirdim, ikisi de cok guzeldi. Cok pisirip kurutmadan, firindan alip, 5dk. ilidiktan sonra dilimleyip servis yapin, cok leziz oluyor, afiyet olsun...
Friday, March 25, 2011
UZI

Urdun'detemel yemeklerde kullanilan malzeme, pirinc...
Ve genelde basmati pirinc dedigimiz bizimkinden daha ince ve uzun pirinc turunu kullaniyorlar. Guzel yani bizimki gibi bol nisastali olmayan, daha az kalorili, ve lapa olmayan bir pirinc, tane tane oluyor.
Kulturel yemekler, genelde buyuk sinide bol pilav, uzerine et seklinde sunuluyor, ve ortaya geliyor, mahalli yerlerde elle yeniyor ama artik kasiklada yiyorlarmis :)
Bu guzel yemekte bir davette bize ikram edilmisti, Altta tavuk suyu ile ve Uzi baharati ile pisirilmis pilav, uzerine firinlanmis tavuklar, ve ayrica az yag ve baharatla pisirilmis bezelyeli havuc, ayrica hafif yagda kavrulmus bol fistik yada badem...
Tadi cok guzeldi. Burada baharatin da ayri bir onemi var, pilavlar mutlaka bajaratli pisiriliyor, etler de oyle...
En cok ogutulmus tarcin, karanfil, karabiber, zencefil ve bazen de kimyon kullaniliyor. Ozellikle tavugu haslarken suyuna istedikleri baharatlari koyup, baharatli tavuk suyu ile pilavi pisiriyorlar.
Ben bu sekilde tepside sunumu cok sevdim, hem manzara cok hos, hemde herkes istedigi kadar tabagina aliyor :) Afiyet olsun...
Thursday, March 24, 2011
HAYATTAN PAYLASIMLAR...
Sizlere Urdun yemeklerini tanitacagim demistim ama biraz daha zaman lazim, simdi tekrar tasinma telasim var, Allah'a sukur bu sefer cok kisa mesafede, sadece Amman icinde bir mekan degisikligi yapacagiz.
Zaten suan hepimiz duadayiz musluman aleminin selameti icin, yemege daha az vakit lazim... Cok kritik zamanlar, cok duaya ihtiyac var sevgili arkadaslarim, musluman kardeslerimize icten yalvararak yaptigimiz dualarimizla da destek olamiyorsak, bunun hesabi sorulur bizden de...
Sizlerle bu sefer beni cok etkileyen bir kac ayet meali paylasmak istiyorum:+
186. (Resûlüm!) Kullarım sana beni soracak olurlarsa (bilsinler ki) ben, şüphesiz onlara çok yakınım. (İsterse gönlünden geçirsin.) Bana dua edenin duâsına icâbet eder (kabul eder)im. O halde onlar da benim davetimi kabul ed(ip bana itaat et)sinler ve bana iman(da sebat) etsinler. Tâ ki bu sayede doğru yola (kurtuluşa) ulaşmış olsunlar. [bk. 25/77]
(Allah Teâlâ kullarına ilmiyle, rahmetiyle, lütuf ve ihsanıyla çok yakındır; yeter ki, kullar emirlerine itaatten uzaklaşmasın, iman ve ameline riyâ, münâfıklık ve şirk karıştırmasın, ihlaslı olsunlar. O’nun koyduğu sınırları da murâbıt olup korusunlar. [krş. 3/200] İşte kim Allah’a bağlanır, O’nun kendileri için koyduğu dînî ilkeleri muhafaza eder ve dua ile O’na sığınırsa, O da onu yüceltir ve yalnız bırakmaz. [2/153] Böylece Yaradan’ın yaratılana olan icabet vaadi gerçeklik kazanır.)
64. De ki: “Ey Ehl-i Kitab (olan yahudi ve hıristiyanlar)! Bizimle sizin aranızda eşitlik sağlayan (ortak) bir kelimeye gelin: Allah’dan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ın dışında birimiz diğerini rab edin(ip müşrik ol)masın.” Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse (onlara): “Şâhit olun ki biz, gerçek müslümanlarız.” deyin.
(Bazılarını rab edinmek: Peygamberimiz’in buyurduğu gibi, Allah’ın emir ve yasakları varken, bunlara aykırı emirler veren kişinin emirlerini emir, yasaklarını yasak sayarak hükümlerini kabullenmek ve isteyerek/gönülden onlara itaat etmek, onları rab kabul etmektir.)
24. Ey iman edenler! (Peygamber,) sizi hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne uyun.(2) Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer (sözünüzle niyetinizin aynı olup olmadığını bilir) ve siz, elbette yalnız O’nun huzurunda toplanacaksınız. Enfal suresi
Monday, March 07, 2011
GURBET...
Ayşe, gözleri sokaktaki arkadaşlarından başka bir şey görmeyen minicik bir çocuktu yıllar öncesinde. Öyle küçüktü, öyle çocuktu ki, başına gelen her şey çok büyüktü bu yüzden. Kocaman dünyasında, küçücük kalbine dokunan her şey “en” leri hissettiriyordu ona.En büyük heyecanını babasının bir akşam ansızın arabanın bagajından çıkardığı dört tekerlekli bordo bisikleti gördüğü anda yaşamıştı. Açılan bagaj kapağı o gün yaşadığı en büyük kızgınlığını da götürüvermişti minik kızın. Çünkü o gün en sevdiği arkadaşı, Ayşe’ye bisikletine binmesi için izin vermemişti. Bu yüzden en büyük kırgınlığını yaşıyordu Ayşe’nin minik kalbi.

Sabahtan akşama kadar kâh evinin bahçesinde çamurdan pastalar yapan, kâh sokakta arkadaşlarıyla saklambaç oynayan minik kız, kıyafetini kirlettiğinde en büyük korkusunu evine döndüğü an, kapının eşiğinde yaşıyordu. Zira annesi her gün üç-beş takım kıyafet kirletmesine lakayt kalmıyor ve her yeni kıyafette yorgun düşen anneciği haylaz Ayşe’sine kızıyordu ama babaannesi şefkatli kucağını annesi kızmasın yavrusuna diye herkesten önce açıveriyordu. Minik kız anlamıştı babaannesinin bitmez tükenmez sabrını, bu yüzden her üstünü kirlettiğinde yukarının değil, aşağı dairenin ziline basıp babaannesinden kıyafetlerini almasını istiyordu artık. Bu, minik aklıyla yapabildiği en büyük kurnazlıktı ona göre.
Her şeyin saf dünyasındaki gibi pürüzsüz olmadığını da zaman zaman hissedebiliyordu. Birçok kez, farklı yerlerde, farklı kişilerden, farklı zamanlarda duyduğu ve bir türlü anlayamadığı bir sözcük vardı canını sıkan. Canını sıkıyordu bu kelime Ayşe’nin belki ama doğrusu ne manaya geldiğinden de bîhaberdi. Canını sıkıyordu, çünkü ondan bahseden herkes üzülerek hatta ağlayarak bahsediyordu.
Bir teyze vardı komşuları olan, Cennet Teyze. Çok büyüktü. Annesi bile ona “teyze” diyordu. “Fatma, gurbet ne zormuş be yavrum!” deyip ağlamaya başlıyordu bu kocaman teyze. Minik kızın annesi ise, “Üzülme Cennet Teyze, gurbet zordur ama mükâfatı büyüktür.” gibi sözlerle teselli etmeye çalışıyordu Cennet Teyze’yi. Annesiyle konuştuktan sonra Cennet Teyze’nin yüzündeki ağlamaklı gülümsemeleri de anlayamıyordu Ayşe. Kimdi bu gurbet veya neydi? Neden ondan hiç kimse gülümseyerek bahsetmiyordu?
Hareketli ve keyifli tozpembe dünyasındaki maratonuna zaman zaman büyükleri vesilesiyle bu gibi molalar veriyordu. Minik kalbi bu hüznü daha fazla kaldıramaz olunca, küçük beyni anlamakta zorlanınca hemen pes ediyordu tüm zafiyetiyle. Kendi dünyasına dönüp yine en büyük hayaline göz atmakla yola devam ediyordu.
Bir gün salondaki konsolun üstüne çıkıp annesiyle boyunu karşılaştırdıktan sonra annesi “Hadi bakalım yavrum, şu masa kadar daha uzarsan benim boyuma yetişirsin.” demişti ve çok heyecanlandırmıştı yavrusunu. Gerçekten de annesiyle arasındaki fark sadece o masanın boyu kadardı. Şimdi en büyük hayali o masa kadar daha uzayıp anneciğinin boyuna yetişmekti.
Güneş çaktırmadan gizlice batardı her akşam fakat Ayşe hiç kaçırmazdı o anı. Güneşin karanlıklara gömülmesi, Ayşe’nin arkadaşlarına veda edip bahçeden evine girmesi demekti belki ama bir güzel yanı vardı ki, o da “Baba” demekti.
Bu dakikalarda küçük kız gözünü kapıdan, kulağını da zilden ayıramazdı. Bazen alt kattan babaannesi muhtemel bir ihtiyaç için zile dokunursa, gün boyu sabrına sığındığı babaannesinin sesi, bu kez en büyük hayal kırıklığı olurdu heyecanlı yüreği için. Beklediği zil çalınca da, en sevimli kanarya sesleri çıkardı her zamanki kapı zilinden.
Babasının merdivenlerden bile çıkmasına sabredemeyen Ayşe, O merdivenlerden çıkarken, ayak seslerini her akşam kaçırmadan sayardı. Basamakların sayısını biliyordu artık. On yedinci basamak on sekizinciye kavuşunca Ayşe’nin de babasıyla kavuşma anı geldi demekti. Sonlara doğru heyecanı iyice artan küçük kız, gözünü boşluğa dikip minik bakışlarını babacığının gözlerine dokundurmak için yarışırdı onunla. Oysa bir kabahat işlediğinde en korkutucu bakışlar yine babasının gözünden ilişirdi kızının suçlu gözlerine.
En fazla şımarıklık yapabileceği kucak ise genelde babasının kucağı olurdu.
En iyi arkadaşlarındandı halasının çocukları. Öğretmencilik oynarken koltuk davası uğruna sık sık kavga ediyor olsalar da… Bakkaldan bir şey alacakları zaman hala çocukları Ayşe’yi hesap etmeyi hep unutuyor olsalar da… Dedesinin motor gezintileri için sıra tartışmaları bitmek bilmese de çok severlerdi birbirlerini. Ayşe de masumcuğun biri değildi hani. Kocaman bir taşla salıncak için halaoğlunun kafasını yaran dayıkızı Ayşe’ydi O!
Tüm bu tansiyona rağmen halasıgilin evlerine dönmesi demek “Hüzün” demekti Ayşe ve diğerleri için. Araya giren kilometreler incitirdi küçük kalpleri. Babasına tüm masumiyetini kullanarak “Halamlara gidelim baba.” dediğinde ise cevabı biliyordu aslında.
“Çok uzak yavrum.”
Zaten hiç bir zaman çocuklar istedi diye uzak yerlere gidilmezdi. Bu yüzden evlerinin damında, bir düğmeye basınca halasıgilde olabilmeyi hayal ederdi zaman zaman. Hayal gücüyle uzakları yakın etmek çok kolaydı çünkü.
Zaman su gibi akıyordu. Minik kız büyüyordu. Hayatındaki “en”ler de kendisiyle beraber boy atıyordu.
Okul hayatında en büyük sıkıntısını çekmiş ve başını açmaya zorlanmıştı. Fakat O, büyüklerinin değil en büyüğün dediğini yapmıştı ve en büyük hedeflerinden vazgeçmişti. Oysa sınıfın en başarılılarındandı her zaman.
Okul hayatını erken bitirmek zorunda kalan Ayşe, hedeflerini değiştirmiş, kendini başka şartlarda yetiştirmek için çalışmalara başlamıştı. Bu bir kaç sene süre gitti ki, Allah karşısına en iyilerinden bir eş çıkardı.
En zor karardı bu veya en zor kararsızlıktı…
“Ailesinden ayrılıp gurbete gitmek!”
Cennet Teyze’nin annesiyle dertleşirken ki hüzünlü bakışlarını, gözlerinden süzülen utangaç yaşları şimdi anlayabiliyordu inceden.
Misafiri çoktu düğün evinin. Gurbet, Ayşe’den ve annesinden çok geleni gideni söyletiyordu. Zira anneciği dirayet konusunda en büyük örneğiydi. Başka annelerin iki gözü iki çeşme ağlayacağı hallerde Ayşe’nin annesi hep nazlı kızını teselli ederdi. O’nun yıllar sonra anlayabileceği gerçekleri annesi çoktan öğrenmiş ve kabul etmişti çünkü.
Düğün gününde saatler veda anını gösterdiğinde bir keder sarmıştı birçoğunun kalbini. Ablalarını ağlayarak, bir yabancının evinden ev sahibi gibi uğurlayan Ayşe, annesiyle de ağlaşarak vedalaşmıştı. Esasında içi dışından çok ağlıyordu ki, orayı bir kendisi, bir de Rabbi biliyordu.
Vedalaşma bitmişti neredeyse fakat bir eksik vardı, kocaman bir eksik. Merdivenlerden ayak sesleri gelmiyordu bu kez. Yeni basamaklarını sayamıyordu Ayşe. Önüne çıkan herkesle babasına haber yolluyordu ama nafile…
Sonunda babasının bir tanecik yavrusuna veda etmek istemediğini fısıldamışlardı yaralı Ayşe’sinin kulağına. Yüreği şefkat yüklü babası bu ayrılık anını yaşamak istememiş ve kızını o yabancı evde bırakıp “Allahaısmarladık” diyememişti. Ne fark ederdi ki Ayşe için? Bunu bilmek, duymak incitmemiş miydi O’nu, üzmemiş miydi sanki?
Bir sürü duygu aynı günde esir almıştı Ayşe’nin ruhunu. Heyecan, mutluluk, korku, üzüntü, hüzün, gariplik ve daha niceleri… Yeni hayatına alışması belki biraz zaman alacaktı ama alışacaktı elbette.
Akan, zaman değil ömürdü aslında.
Ömür su gibi akıyor ve her şey değişiyordu. Gün gelmiş ve Ayşe’de anne olmuştu. Genç kadın bebeğini merak ederken, babası da kızının saçlarını okşayarak “Benim bebeğim nasıl?” demiş ve sonsuz şefkatiyle yavrusunun tüm sıkıntılarını alıvermişti bir anda.
Günler, aylar, yıllar aka dursun kader sırası gelen her anı yaşatıyordu Ayşe’ye. Lakin bu an, yeryüzünde insanların yaşayabileceği en güzel an, kaderlerin en güzel kaderiydi belki de. Allah genç kadına en güzellerinden üç tane evlat emanet etmiş ve bu emanetlerini de beytine kabul etmiş, orada saklamak istemişti.
Evet, yıllar sonra genç kadın eşi ve çocuklarıyla Mekke’ye yerleşecekti.
Dünyanın en eşsiz şehrine, evlerin en ulvisine, misafirlerin en nasiplisi olarak, en güzel yolculuğa hazırlanıyordu şimdi Ayşe. Konu komşu, eş, dost… Kim duyuyorsa, önce gıpta edip sonra mahzunlaşıyorlardı hemen. İşte yine aynı sözcüktü duyduğu. Minicik bir çocukken Cennet Teyze’yi üzen, bugün Ayşe’nin karşısına çıkmıştı ikinci kez.
Gurbet!
Hemen hemen herkes, “Gurbete nasıl gideceksin yavrum! Dil bilmezsin, yol bilmezsin, ölüye de yetişemezsin, diriye de. Hastalansan bile ne yapabilirsin? Anan yok, baban yok! Bir başına, üç yavrunla zor olur yavrum, gurbet çok zordur, Ayşe’m!” diyorlardı.
Evet dil bilmezdi, yol bilmezdi… Bir sıkıntısı olsa onu kendine getirtecek o güçlü annesi de olmayacaktı yanında, yüreği şefkat yüklü babası da... Ama bunların ne ehemmiyeti vardı ki, Rabbinin davetlisi olarak Mekke’de belki de hayatını devam ettirecekti. Böyle büyük bir fırsatın karşısında ne “anam” demeliydi ne de “babam.” İşte bu yüzden kendisi için üzülenleri hemen uyarıyordu Ayşe:
“Mekke’ye Medine’ye gurbet denilir mi hiç? Orası Beytullah, orası Habibullah. Gurbet olur mu hiç?” Bu hususta anneciği de O’nun gibi düşünüyordu. Zaten O, öyle güçlü bir anneydi ki, başka türlü düşünmesi mümkün bile değildi.
Ayşe bir an dahi düşünmeden yola çıkmak istemişti. Mekke’de bambaşka bir hayat Ayşe’yi ve ailesini bekliyordu sabırla. Genç kadın ise, sabırsızlıkla hazırlanıyordu.
Arkasında tüm dünyasını bırakıp meçhullere gözünü bile kırpmadan gitmişti genç kadın. Minicik yavrularını da almış ve gitmişti.
Mekke’ye varınca ilk işiydi Beytullaha gitmek. O’nun misafiri idi Ayşe, her şeyden evvel O’nun beytine gidip “ben geldim” demeliydi.
Kâbe’yi tüm azametiyle karşısında gördüğü ilk anda kâinatta sadece kendisi ve de Kâbe varmış gibi hissetmişti.
Ne arkasında bıraktıkları…
Ne yanında duran evlatları…
Ne de bir an sonrası… Hepsi o an gurbet olmuştu genç kadın için. Hepsi garipti, gariplikti. Hepsi yabancıydı, yalandı, zordu. Tek hakikat; karşısında, kapkara örtüsünün altında tüm asaletiyle kendisini bekleyen Beytullah'tı.
Kâbe hakikaten de çok muazzamdı. Titreyen vücuduna rağmen koşar adımlarla yaklaşıyordu Kâbe’ye genç kadın. Gözünü bir an dahi ayırmadan, ıslak ıslak bakışarak koşuyordu O’na. Elinden gelse kocaman olup kollarıyla sarıp sarmalayacaktı Rabbinin evini, O’nu kucaklar gibi.
“Ben geldim Allah’ım, sana geldim işte!” diye haykırmaktı o an tek istediği. Öyle mutluydu ki, gözünde ne memleket sevdası olabilirdi, ne eş, ne dost… Maddiyatın süslü maskesi düşmüştü Mekke’de Ayşe için. Hissetmek istediği tek şey maneviyattı. Bunun kaybolmaması için ise, her şeye razıydı.
Zaman içinde umreye gelip de Ayşe’yi ziyarete giden akrabalarının dediği gibiydi Ayşe’nin evi:
“Burada insan nasıl kalabilir?”
Hakikaten de tam böyleydi. Ev bildiği; şehrin içinde değil, bir dağ başındaki dört duvardı.
Öyle ki; minicik penceresinden dışarıya bakacak olsa, dört bir yanı gözünün alabildiğine dağ idi. Okyanusun ortasında bir kayık da kalmış mahzun bir çocuk gibiydi orada. Fakat bu ev O’nun yuvasıydı. O yüzden etrafına aldırmaksızın yuvası için elinden geleni yapmıştı. Baksan adama benzemez denilen küçücük mutfağının duvarlarını bile elleriyle boyamıştı şeker pembesine. Aylarca buzdolabının olmayışı ise genç kadın için hiç sıkıntı değildi.
Ayşe hep şükretti, kedisine kıyamayan insanların zaman zaman acımasına kulak vermeden “Allah’ım sen beni buralardan ayırma” diyerek dua ediyordu her şeye rağmen. Çünkü Kâbe’ye istediği zaman gitmek onun için evlere, saraylara, şehirlere, ailesine, anasına, babasına bedeldi. Bu yüzden “Allah’ım sakın beni gurbete gönderme” diyor ve Kâbe'den uzaklaştığı her anında kendini gurbette hissediyordu herkesin aksine. Hoş, Rabbi de Ayşe’nin sabrına mükâfat, daima hayalinin çok fevkinde imkânları nasip etmişti ya zamanla.
Yüce Rabbinin bu şefkatini gördükçe hem seviniyor hem de korkuyordu aslında. Buralara O’nun davetiyle geldiğinin bilincindeydi, bir sürü şey vesile olmuştu ama O çağırdı diye nasip olmuştu. Şimdi bunun hakkını verememek, bu yüzden O’nun emriyle geri gönderilmek en büyük endişesiydi Ayşe’nin.
Mekke’de, Kâbe'de geçirdiği zaman içerisinde sık sık düşünceye dalardı. Hep bildiğini sandığı hakikat artık hafif hafif canını acıtmaya başlamıştı. Ufak ufak içini kıpırdaştırıyordu bir yandan… Derinden korkutuyordu zaman zaman… Heyecanlanıyordu an be an…
Bunlar tıpkı ailesinden ayrıldığında hissettiği gibi duygulardı. Düşünmeye başlamıştı bu kez; “Neydi o günkü acım?”
Çok fazla vaktini almamıştı hatırlamak. Zira çocukluğundan beri öyle bir yer etmişti ki kafasına, hafızası hemen bulup uzatmıştı Ayşe’ye o acısının namını.
Gurbet!
O günkü acısı, buydu gerçekten de. Ne garip! Küçükken neden kimse gurbetten ağlamadan bahsetmiyor diye düşünen Ayşe, şimdi yaşadığı gurbetleri düşünürken O’da ağlıyordu sessiz sessiz. “Nedir bu gurbet, kimdir?” sorusunun cevabını tüm mevcudiyetiyle yaşıyordu bu kez. Belki hala milyonlarca insanın yabancı bir memlekete gitmekten başka bir şey sanmadıkları gurbeti, O, Kâbe’de ardı arkasına namazları kılınan cenazeleri, yaşlı gözlerle, korku dolu bakışlarla, zayıf yüreğiyle izlerken görüyordu. Onlar gurbet derdinden kurtulan cansız bedenlerdi.
Etrafında bir sürü arkadaşları vardı Ayşe’nin; “Burası gurbet, alacağımız her şeyi Türkiye’ye saklıyoruz, nasılsa buradan gideceğiz.” diye Mekke’ye yerleşmeyi lüzumsuz gören. Nasılsa bir gün kesin dönüş yapacaklardı çünkü doğru… Lakin kesin dönüşü yapanlar Ayşe’nin önünden iki gurbetçinin omuzlarında tek sıra halinde kesin adımlarla ilerleyen bu cansız bedenler değil miydi aslında? Onlar asıl gurbetten kurtulmuş vatan-ı aslîlerine gitmek üzere çıktıkları yolculuğu bitirenler değil miydi?
Yüce Peygamberimin dediği gibiydi her şey; “Vatan sevgisi imandandır.” Mevlana’nın anladığı gibi miydi Peygamberimin bu sözü? Bizler yaşantımız boyunca diyar-ı gurbetteydik. Öyleyse asıl vatan cennet değil miydi? Bu misafirlik kabir kapısına kadar değil miydi? Madem öyle, ne içindi bu sahiplenmek, ne içindi bu yerleşmek diye uzun uzun düşünceye dalmıştı yine.
Genç kadın bu kez çocuk kalbiyle babasının şefkatini aradı yanında yönünde. “Benim bebeğim nasıl?” diyen babası şimdi yanında olsaydı da, yine sıcacık şefkatiyle sarıp sarmalasaydı yavrusunu diye hüzünlenirken, babasının tabutu peşinden koşar adımlarla ağlamaya bile vakit bulamayan gençlerin, Kâbe kapısından dışarı doğru telaş içindeki koşuşturma sesleriyle ayıktı birden.
Evet, tek gerçek buydu!
Gurbet!
Yalan olan ise gurbeti uzaklarda aramaktı.
Toprağın üstündeki her bir karış, doğduğumuz büyüdüğümüz toprakların her bir tanesi bile gurbetti aslında. Gurbet uzağımız değil yaşadığımız her yerdi.
Ve Cennet Teyze ağlamakta haklıydı. “Gurbet zormuş be Fatma’m!”
Ama Fatma da haklıydı; “Gurbet zordur ama mükâfatı büyüktür Cennet Teyze!”
Batan her güneş tekrar doğdukça Cennet Teyze’nin yıllar öncesindeki acısını çok daha iyi hissedebiliyordu yüreğinde.
Batan her güneş her yeni doğuşunda bir adım daha yaklaştırıyordu vuslata.
Şimdi Ayşe gurbetin kucağında ve her an o kucaktan düşmek ümidiyle, bir an evvel mükâfatına kavuşmak için dört gözle beklemekteydi.
Bugün yeryüzündeki beytinde O’nu barındıran Rabbi, yarın yanına da alacaktı nasılsa. Şimdi başkalarının yavruları analarını babalarını haremin cenaze kapısından çıkartırken, yarın O’nu da o kapıdan çıkaran birileri olurdu elbet. Kim bilir, belki son nefesini vermek için başka topraklara gönderilecekti. Burada ölmek de başka bir şerefti çünkü. Hayattayken buralara gelebilmek gibi özel bir şanstı burada ölmek de.
Genç kadın tüm bunları düşünürken, eteğinden çekiştiren minik yavruları O’nu dünyaya döndermişti. Kızının boncuk bakışlarıyla kendine gelmişti işte.
O boncuk gözler nelere kadirdi. Nazlı nazlı dikti mi mavi gözlerini annesine, Ayşe köle olurdu prensesine.
Yıllar öncesinde anne babasından gördüğü her tavrı şimdi kızından işitiyor olmak sevindirmeli miydi Ayşe’yi yoksa hüzünlendirmeli miydi? “Ben anne olunca annemin şu yaptığını kendi çocuğuma asla yapmayacağım!” dediği her şeyi birer birer yapıyordu bugün.
Mazi ve müstakbeli görebilmek için güzel kızının yüzüne bakardı annesi. Onu adeta bir ayna kabul etmişti. Hem geçmişi gösteren hem geleceği hatırlatan… Geçen yıllarını düşündüğünde su misali akan zaman Ayşe’yi şaşırtırdı önce… Öte yandan da Betülcüğünün o masum simasında yaşlandığını görmek mutlu ederdi. Yaşlanmak demek yaklaşmak demek diyordu.
Bir gerçek daha vardı o yüzde. Kızı da büyümüş kocaman olmuştu. Eskiden annesinin izin vermediği her şey için hemen inciler akıtmaya başlayan maviş gözler, bugün olgun bakışlarıyla şaşırtıyordu O’nu. Minik Betülcüğü şimdi genç kız olmuştu.
En mutlu gününde babasının O’na yaptığını veya yapamadığını bugün kendisi de boncuk gözlü kızına yapmak istemişti.
Beyazların içinde zaten melek gibi olan yavrusu bugün tam bir melek olmuştu adeta. Gelinlik ne de çok yakışmıştı gök gözlerine. Ne kadar genç, ne kadar güzeldi bir tanecik kızı. Bugünleri de görmüş olmak yılların Ayşe’sini öyle mesut etmişti ki, anacığının o günkü halleri hep gözünün önüne geliyordu.
Yıllar önce bugünlerin hayalini kuran genç kadın şimdi o günleri yaşıyordu. Gençlik tekrarı olmayan bir bahar misali geçivermişti tüm hızıyla. Kışa doğru ilerleyen Ayşe sonbahardaki yaprak dökümünü izliyordu sessiz sessiz… Bu mevsimde en çok anne ve babasını düşünmek mutlu ediyordu O’nu. Onların şefkatlerini bu manzarayı izlerken de hissedebilmek için tek tek hatırlamaya özen gösteriyordu her bir sevgi sözlerini.
Çocukken her büyüklük tasladığında annesinden işittiği “Sen daha benim yavrumsun. İstersen elli yaşına gel, yine benim yavrumsun.” sözü o yıllarda tüm hevesini kırıyor olsa da, şimdi öyle hoşuna gidiyordu ki!
Nitekim o günkü sabır yüklü babaannesi ahir ömrüne kadar bükülmüş beline rağmen babasına yavru muamelesi yapmamış mıydı? Yemeğini elleriyle hazırlayıp uzatmamış mıydı? Yıllar öncesinde üzerine sayısız espri yapıp gülüştükleri bu manzara bugün Ayşe’nin gözlerini dolduruyordu.
Ne yana dönse yüzüne tokat misali çarpan bu gerçek hem mutlu ediyordu O’nu, hem üzüyordu, hem de korkutuyordu. Tüm bu karışıklığın sebebi ise artık değişmişti. Artık gurbet değildi kafasını karıştıran, gurbet acıtmıyordu canını, gurbet korkutmuyordu. Bu kez vuslattı tüm bunların nedeni.
Her gurbetin sonu vuslat değil miydi zaten?
Gün yola devam etme günü değildi artık. Tüm virajlar da, tüm tümsekler de… Hepsi geride kalmış bugün yolun sonuna geldiğini anlamıştı Ayşe.
Son durakta beklemekteydi şimdi. Elli sene evvel kulağına okunan ezanın namaz vakti gelmişti. Mekke’de, Kabe-i Muazzam’da bu kez imamın “Essalatü alel meyyite!” den niyeti Ayşe idi.
Bu ne büyük bir bahtiyarlıktı ki, bir ömür ihsan olunan Beytullah, vefatında da sahip çıkmıştı elhamdülillah! Yıllardır haremden çıkan cenazeleri soluksuz izleyen Ayşe’yi de bugün kim bilir kimler izliyordu. Ana yüreğiyle son anında bile yavrularını görmek, hissetmek istemişti fakat artık zifiri karanlığın içinde tutsak kalan ruhu endişe ve korkudan başka bir şey hissedemiyordu. Sadece teşyicilerin ayak seslerini işitebiliyordu. Haremdeki meşhur terlik sesleri bu kez Ayşe için telaşla ilerliyordu.
İstikamet Cennet-ül mualla!
İstikamet kabir!
İstikamet penceresiz evim!
İstikamet anam, babam, peygamberim!
İstikamet Rabbim!...diyordu karanlık kutusun içinde dili dönmediğince.
Gurbet yolculuğunun son birkaç adımını atıyordu şimdi iki kişinin yardımıyla ve nihayet ebedi yurdunun ardına kadar açık ve kendisini bekleyen kapısından girmek üzereydi. Son durakta inmek üzereydi vatan-ı aslisine doğru. Küçücük kabri, O’nun ebedi hayatına açılan nurlu kapısı olacaktı. Zifiri karanlığın içine özenle yerleştirmişlerdi bile. Birkaç metre yukarısından, eski tabiriyle yeryüzünden insanlar kürek kürek toprakları yığıyorlardı üzerine. Her şey ne kadar da karaydı. Kabir karaydı, toprak karaydı, Ayşe ise kapkara yüzüyle bu karanlıkların içinde kaybolup gitmekten endişe ediyordu. Gittikçe daha çok titremeye başlıyordu. Gittikçe daha çok korkuyordu… Ötesini bilmediği her halde annesinin babasının yol göstermesine alışmıştı ya, yine onlara ihtiyacı vardı işte. Karanlığı delmek istercesine gözlerini açarak var gücüyle ileriyi görmeye çalışıyordu. “Anneee… Babaaa… Nerede kaldınız?” diye haykırmaya başlamıştı. Çaresizce, tüm acziyetiyle, tüm zafiyetiyle merhametlilerin en merhametlisinin kendisine anasını babasını göndermesini bekliyordu her şeye rağmen ümitle…
İşte ana buydu! Baba buydu demek!
Etrafını kaplayan dipsiz zulümatı yararak iki nur yaklaşıyordu O’na doğru.
“Yavrum” nidalarıyla anası, “bebeğim” şefkatiyle de babası uzatıyorlardı Ayşeciklerine sevgi dolu ellerini. Nur gibi parlıyordu Ayşe’nin annesi de, babası da… Ne kadar da genç ne kadar da mutlu gözüküyorlardı.
“Ben geldim anne, işte elli yaşındaki yavrun geldi. Tut ellerimi!” diyerek korkuyla onlara sığınıyordu gurbetteki gibi.
“Benim bebeğim nasıl?” diyordu babası yine fakat bu kez telaşlı değildi kızı için.
“Yorgunum baba, gurbet yordu beni, hele sizden ayrı kalmak yok muydu? Gurbetin en zor yanı da işte buydu!”
“Üzülme yavrum, vatan sevgisi imandandır. Sen vatanına kavuşmayı sevgiyle hasretle sabırla bekleyebildin. Şimdi mükâfat yerindesin.”
“Bitti mi gerçekten? Her şey bitti mi baba? Tüm acılarım, sıkıntılarım, hasretlerim, özlemlerim bitti mi? Gurbet bitti mi artık?”
“Bitti yavrum… Bitti nazlım… Bilmez misin? Gurbetin bir adım sonrası ölümdür, bitti!”
Ayşenur KAHVECİ / Suudi Arabistan
Saturday, March 05, 2011
KARNIYARIK...
Amman'dan havalar isinmaya basladi cok sukur, iki gundur acik hava ve sicagi hissetmek guzel geldi hepimize... Bu ara biraz yemeye dikkat ettigim icin pek cesit olmuyor menumuzde ama biriken tariflerden paylasmak istediklerim var, ozellikle annemin leziz yemeklerinden...
Anne eli degdiginden midir yoksa okuyup uflediginden midir, yoksa beceri midir bilmiyorum ama ben yillar da gecse heralde annem gibi yemek yapamayacagim. Iste bilinen bir tarif... Karniyarik... Ama blogda bulunmasi ve ihtiyac oldugunda bakilmasi icin paylasiyorum.
Once sogan, zeytinyagi ve kiymeyi guzelce kavuralim, sarimsak, maydonoz, karabiber, tuz ekleyelim. Kucuk paylicanlari alacali soyup isminde oldugu gibi karnini yarip :) yag cekmesin diye biraz tuzlu suda bekletip, kizgin yagda kizartip pecete ustune alalim.
Tepsimize patlicanlari dizip, karinlarini birazda kendimiz acip harc ile dolduralim, uzerlerine biber, domates dizebilirsiniz, salcali su yapip uzerine gezdirip, firinlayalim, yarim saat icinde leziz yemegimiz hazir, afiyet olsun...
Friday, February 25, 2011
Leyali Lubnan
Arap dunyasinin karistigi, muslumanlarin acilen cok fazla duaya ihtiyaci oldugu su gunlerde, ben bu konuya deginmeden gecemeyecegim arkadaslar. Kuranin mealini okurken hani hep firavun kissasi gecer ya, iste ben bu zalimleri gordukce o kissalari hatirliyorum, meger daha ne firavunlar varmis bu dunyada da, bizim haberimiz yokmus... Ama onlar kendi rabliklerini ilan attikleri dunyalarinda bogulup gitmeye mahkumlar, bize dusen gorev ise birlik olma, MARSUS GIBI OLMAK, ve icten samimi dualarimizi eksik etmemek.
MARSUS kelimesi saff sureisni 4. ayetinde geciyor ve ozellikle su zamanda bize hitab eden cok onemli bir sure, feyzul furkan Kuran mealine buradan ulasabilirsiniz. Rabbim bizleri de marsus gibi birbirimize kenetlesin insallah.
Tarifimiz ise, burada cok yapilan klasik bir lubnan tarifi, ismi de cok hos. Henuz kendim yapmadim, ama ikram eden ,eve getiren cok oldugu icin, gecen hafta da komsumdan tarifini almisken paylasiyorum, kendim yapinca tekrar paylasacagim. Ismi Leyali Lubnan, yani Lubnan Geceleri...
Sekersiz iki paket vanilyali muhallebi pisiriliyor, uzerine cok ince tabaka kaymak yada krema suruluyor, antep fistigi ile susleniyor, ayrica yogun bir serbet hazirlaniyor, ayri bir kasede sofraya getiriliyor. Tatlisini tabagina alan, uzerine istedigi kadar serbet gezdirip afiyetle yiyor. Komsumun olcusu, 8 br. sut icin, 1 br. irmik(toz halinde), 1 yumurta ve iki pk. vanilya dedi. Burada bizdeki gibi bir cesit irmik yok arkadaslar,un gibi cekilmisi, orta irisi ve bizdeki helvalik en irisi var. Bu tatli icin un gibi olan irmik kullaniliyor, cunku sade muhallebi gibi hic puturluk gelmiyor agza, isteyen unlada deneyebilir.Gayet hafif, ve lezzetli bir tarif arkadaslar, ayrintili ve farkli tariflerini de paylasacagim sizlerle, Afiyet olsun, Ammandan sevgiler.
Sunday, February 20, 2011
Kuru borulce salatasi
Ailemin ziyareti ile gecen yogun ve guzel gunleri geride biraktim ama gidenin arkasindan alismak cok zor oluyor, kavusmak ne kadar guzelse, ayrilik da o derece zor oluyor, hele de sadece 12 gun gibi kisa bir sure birlikte olunca, sonki ruya gordum de uyandim gibi oldum. Gurbet heryerde gurbet yani...
Tesellilerim de var tabii, artik yakiniz boyle daha sik gorusebiliriz diye. Birde bu sevgi ozlem muhabbet de buyuk nimet, Allah gonul ayriligi vermesin, diye dua ediyorum.
Uc bavul erzakla gelen aileme zaten ne kadar tesekkur etsem haklarini odeyemem ama benim icin aksam aksam sicak mantilari anneme yetistiren Busra ablama ve emegi gecenlere, beni duasina alan tum dostlara buuradan tesekkurlerimi yolluyorum.
Gunler annem, babam ve erkek kardesimle oyle cabuk gecti ki, onlara yapacagim dedigim tariflerin bile bir kismini yapamadim. Simdi gittiler ama kardesimin gizli gizli her yere yapistirdigi kucuk notlar karsima ciktikca icim bir garip oluyor. Simdiden ozlem icimde, bir de bir dahaki kavusmanin hayali...
Fazla icinizi karatmadan guzel ve leziz tarifimize gecelim. Gelen misafirlerim icin yaptigim salata cok begenilince sizlerle paylasmak istedim. Belki cogunuz biliyordur ama benimki bilenler icin bir hatirlatma olsun.
Kuru borulceyo bir gece onceden islatip, ertesi gun haslayip, suzup, suya tutuyoruz. Zeytinyagi, limon suyu, sirke,tuz ve biraz nar eksisi ile sumak ilave edip karistiriyoruz. Yarim ay dogranmis kuru sogan, yesil biber, varsa kirmizi biber, ince dogranmis maydonoz, konserve misir, dogranmis sert domatesi de ilave edip, servis tabagimiza aliyoruz. Hos sohbet esliginde misafirlerimize ikram ediyoruz.
Not: ben amerikadan getirdigim biraz kuru dereotu da ilave ettim, sevenler maydonoz yerine, ince dogranmis dereotu koyabilirler.
Afiyet olsun..
Monday, January 31, 2011
PATATES TOPLARI
Patatesleri haslayip, guzelce eziyoruz, ezerken cok az miktarda zeytinyagi ve kasar rendesi ilave ediyoruz, tuz ve karabiber ekliyoruz, bu arada patatesleri ezerken, bereketli olsun diye ettehiyyatu, lezzetli ve sifali olsun diye de fatiha surelerini okumayi ihmal etmiyoruz.:)
Elimize cevizden buyuk parca aliyoruz, yuvarlayip, parmagimizi batirip deliyoruz, icine kup kasar ve beyaz peynir karisimizdan koyuyoruz, tekrar yuvarliyoruz ve galeta unu serptigimiz borcama koyuyoruz, sonra borcami sallayarak her tarafinin bulanmasini sagliyoruz. Bu arada ic harci, sade kup kasar, veya maydonoz-beyaz peynir, veya sucuk-kasar, veya zeytin-peynir de olabilir. Yani ben ilk denemem oldugu icin sadece beyaz peynir ve kup kasar karisimi koydum, ama bir dahakine farkli iclerle farkli cesitleri bir seferde hazirlamayi dusunuyorum.
Sonra ikram etmeden once galeta ununa bulanmis patates toplarimizi, hafif kizarana dek firinliyoruz, Veeee afiyetle yiyoruz... Resimde henuz firinlamamisken oglumun olaya el attigini goruyorsunuz :) Guzel yani da onceden hazirlayip misafirler geldiginde firina verip sicak ikram edebilirsiniz...
Orjinal Tarifi Ufukmutfakta.blogspot.com' dan aldim, bence lezzetli, gorunumu hos ve saglikli bir tarif..
Afiyet olsun, kilo olmasin dileklerimle...
Afiyet olsun, kilo olmasin dileklerimle...
Friday, January 28, 2011
Etimek Tatlisi
12 tuzsuz etimek, 2 br. seker, 1 lt sut, 4 tepeleme yemek ks. un, 2 pk. vanilya , 1 pk. krem santi, suslemek icin kakao, ceviz, damla cikolata yada fistik.
etimekleri dikdörtgen bir borcama diziyoruz. 1,5 su br. toz şekeri tencerede biraz yakıyoruz. 2 su br. kaynar suyu tencereye ekleyip, bu karışımı sıcakken etimeklerin üzerine döküyoruz.1lt.sütü un ve vanilya, yarim br. seker ilavesiyle muhallebi gibi pişiriyoruz. etimeklerin üzerine sürüyoruz. krem şantiyi hazirliyoruz, en üst kata da bu krem şantiyi sürüyoruz.Diledigimiz gibi süsluyoruz...
Not: tarifi portakal agacindan aldim,asil tarifte 2 br. sekerin hepsi etimeklere kullaniliyor, muhallebi de hic seker yoktu, ben sekerin bir kismini muhallebiye ayirdim, bence cok guzel oldu, afiyet olsun. gayet hafif ve lezzetli oluyor. Isterseniz orjinal tarifteki gibi 2 br. sekerin hepsini etimege kulanabilirsiniz.
Thursday, January 20, 2011
Ateistin Dizinin Bağını Çözen Ayet
Ateistin Dizinin Bagini Cozen Ayet
İslam dininin anne ve babaya verdiği önemden etkilenen Alman ateist sigortacı Müslüman oldu.
18 aydır Antalya'nın Manavgat ilçesi Side beldesinde yaşayan Gabriele Schieke (43) Manavgat Müftülüğü'nde yapılan ihtida (din değiştirme) töreninde Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu.
Müslüman olan Gabriele Schieke, Elif Nur ismini aldı. Schieke'yi mutlu gününde Türk eşi Mustafa Kemal Bindiren yalnız bırakmadı. İslam dinini seçen Schieke'ye, Müftü Halil Taş ve vaize eşi Fedan Taş Almanca Kur'an-ı Kerim ile İslam ilmihali hediye etti.
1 yıl önce Side'de kuaförlük yapan Mustafa Kemal Bindiren ile evlendikten sonra Bindiren soy ismini aldığını belirten Schieke, İslam dini kendi rızasıyla seçtiğini ifade etti.
Bir yıl içinde Almanca olarak Kur'an’ı 2 defa okuduğunu belirten Schieke, Müslüman olmadan önce ateist olduğundan ölüm korkusuyla içinde bir boşluğun olduğunu ifade etti. Schieke, "Müslüman olduğum için kendimi bir tüy gibi hafif hissediyorum.
Yeni dinimi araştırdım ve bütün benliğimle kabul ettim. Müslüman olmamda İsra Suresi'nin 23. ayeti çok etkili oldu. Rabbimin ayette buyurduğu 'Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle' ayetini okuyunca ayaklarımın bağı çözüldü. İçimi tarifi imkansız mutluluk kapladı. Eşime Müslüman olacağımı söyledim. Ramazanın beşinci günü de Müslüman oldum."diye konuştu.
Yeni Müslüman olmuş birinin Cenab-ı Allah'ın geçmiş bütün günahlarını bağışladığını ifade eden Taş, Schieke'nin İslam dini ile ilgili öğrenmek istediği konular hakkında her zaman yardımcı olacaklarını söyledi. Müftülük personeli toplu duanın ardından Mustafa Kemal- Elif Nur Bindiren(Gabriele Schieke) çiftini tebrik etti.
Öte yandan, Manavgat Müftülüğü'nde 1 ay içinde 4 farklı dinden kişi İslam’ı seçti.
http://www.kuranimiz.net/
18 aydır Antalya'nın Manavgat ilçesi Side beldesinde yaşayan Gabriele Schieke (43) Manavgat Müftülüğü'nde yapılan ihtida (din değiştirme) töreninde Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu.
Müslüman olan Gabriele Schieke, Elif Nur ismini aldı. Schieke'yi mutlu gününde Türk eşi Mustafa Kemal Bindiren yalnız bırakmadı. İslam dinini seçen Schieke'ye, Müftü Halil Taş ve vaize eşi Fedan Taş Almanca Kur'an-ı Kerim ile İslam ilmihali hediye etti.
1 yıl önce Side'de kuaförlük yapan Mustafa Kemal Bindiren ile evlendikten sonra Bindiren soy ismini aldığını belirten Schieke, İslam dini kendi rızasıyla seçtiğini ifade etti.
Bir yıl içinde Almanca olarak Kur'an’ı 2 defa okuduğunu belirten Schieke, Müslüman olmadan önce ateist olduğundan ölüm korkusuyla içinde bir boşluğun olduğunu ifade etti. Schieke, "Müslüman olduğum için kendimi bir tüy gibi hafif hissediyorum.
Yeni dinimi araştırdım ve bütün benliğimle kabul ettim. Müslüman olmamda İsra Suresi'nin 23. ayeti çok etkili oldu. Rabbimin ayette buyurduğu 'Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle' ayetini okuyunca ayaklarımın bağı çözüldü. İçimi tarifi imkansız mutluluk kapladı. Eşime Müslüman olacağımı söyledim. Ramazanın beşinci günü de Müslüman oldum."diye konuştu.
Yeni Müslüman olmuş birinin Cenab-ı Allah'ın geçmiş bütün günahlarını bağışladığını ifade eden Taş, Schieke'nin İslam dini ile ilgili öğrenmek istediği konular hakkında her zaman yardımcı olacaklarını söyledi. Müftülük personeli toplu duanın ardından Mustafa Kemal- Elif Nur Bindiren(Gabriele Schieke) çiftini tebrik etti.
Öte yandan, Manavgat Müftülüğü'nde 1 ay içinde 4 farklı dinden kişi İslam’ı seçti.
http://www.kuranimiz.net/
Hayat...
Biraz once cok sevdigim Hulyacigim ile konustum, ve Cocuklarimin bu yaslarinda onlari musluman bir ulkede buyutmeyi bana nasip ettigi icin sukrettim. Cunku ne yazik ki biz boyle bir fedakarligi tek basimiza yapamazdik. Burada sirf cocuklari guzel bir egitim alsin, bozulmasin, dini hassasiyetli yetissinler diye, Turkiye'deki isini gucunu evini barkini birakip 5-6 seneligine buraya gelip yerlesen ailelerle tanisinca onlari tebrik ettim. Kizlari basortuleri ile rahat okusunlar, Kur'an ve dini egitimi daha kapsamli alsinlar, vs. faydalari dusunerek lise veya ortaokul doneminde buraya gelmisler gecici sureligine. Biz bunu yapamazdik ama Rabbim bize baska vesilelerle buraya yasamayi nasip etti.
Urdun tahminlerin disinda, hristiyan araplarin da %10 oraninda bulundugu bir ulke. Bizim apartmanda bile iki hristiyan aile var, ama herkes birbirine saygili, kendi dinlerini orf ve adetlerini gerektigi gibi yasiyorlar. Yilbasi zamani ozellikle hangi ev hristiyan evi hemen anlasiliyor, yilbasi agaclari ve suslemelerden. Icinde agaci gozuken veya camlarini kirmizi yesil isiklarla suslemis bir ev gorunce hemen esime diyorum bak burada hristiyan bir aile varmis diye.
Bu arada Turkiye'deki yilbasinda hristiyanvari suslu evleri saysam buradaki %10 oranindan daha fazla bir oran cikabilir mi?.Acaba hangi ulkede daha cok hristiyan yasiyor, yilbasinda kiyaslasak aci bir gercekle karsilasir miyiz??? Aslinda Turkiye'nin %99'u musluman degil mi??
Okuyan arkadaslarim, bu hristiyan adetleri yerine lutfen kendi adetlerimizi gun yuzune cikaralim, biz musluman degil miyiz, baskasinin cam agacindan, noelinden, yilbasisindan bize ne? Onlar bizim bayramlarimizi kutluyorlar mi, bizi ornek aliyorlar mi? Bu konuda uzuntulu oldugum icin sizlerle de paylasmak istedim, simdilik bu kadar, Urdunden kucak dolusu sevgiler...
Tuesday, January 11, 2011
ICLI KOFTE
Sevgili kayinvalidemden yapmayi ogrenmistim ama kesin olculer icin internette arastirma yaptim ve arzumcum.blogspot.com sitesindeki tarifi denedim. Sadece yag miktarini azalttim, hic margarin kullanmadim.Birde dis hamuruna kiymadan biraz ekledim. Tarifi buraya da yaziyorum, resmi daha sonra ekleyecegim.
Biz bir kismini kizarttik, bir kismini da hasladik, ikisi de gayet guzel oldu, komsum kizartma sevdigi icin, bende haslama tercih ettigim icin...
Tarifi:
Disinin hamuru icin,
3 su br. icli koftelik cok ince bulgur
2 yumurta
1 su br. un
1 yem. ks. biber salcasi
tuz, karabiber, pulbiber
(ben bir avuc kadar kiyma da ekledim.)
Icinin harci icin:
300gr. kadar kiyma
2 sogan
50gr. tereyagi
50 gr. margarin (ben koymadim)
1 yem. ks. biber salcasi
1 yem. ks. domates salcasi
1 su br. ceviz kirigi
tuz, karabiber, pulbiber, kimyon
cok ince kiyilmis maydonoz
Once ic malzemeyi guzelce kavuruyoruz, en son cevizi ekliyoruz, bence sadece 50gr. tereyagi gayet yeterli geldi, yagin eksikligini hic hissetmedik :)
sonra donmasi icin buzluga koyuyoruz. Sivi yag kullanmiyoruz, cunku bu asamada yagin donmasi gerekiyor, donmazsa akiyor ve kofteyi yapmak cok zorlasiyor(mus).
Sonra dis hamurunu icin derince bir kaba once bulguru koyuyoruz, uzerine az az sicak su gezdirerek, bulguru yumusatiyoruz, elimizle bulgurun kitirliginin gittigini kontrol edip, diger malzemeleri ekliyoruz, hafif hafif sicak su ekleyerek yogurmaya devam ediyoruz, macun kivamina gelecek.
Elimizla catlamadan acilip acilmadigini kontrol ediyoruz, catliyorsa halen su istiyor, sert olmus demektir. biz kivamini bulana dek biraz zorlandik, tahminimden daha yumusak olmasi gerekiyormus. Tabaga su koyup yanimiza aliyoruz, ve elimizi islatarak yumurta buyuklugunde bezeler koparip elimzle cevirerek bir parmagimizi da batirarak icni acip harcimizi doldurup kapatiyoruz tekrar cevirerek.
Uzerini nemli bezle ortuyoruz catlamasin diye. Ister kizartiyoruz, ister sicak suda hasliyoruz. Haslarken pistigini koftelerin uste cikmasindan anliyoruz.
Sonra da icine bol limon sikarak salata ve yogurt esliginde afiyetle yiyoruz.
Subscribe to:
Posts (Atom)